Sponsorlu Bağlantılar

Hatirat

| 12 Nisan 2012 | 0 Comments |

   

Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı.

“Eski gazeteniz var mı, bayan?”

Çok işim vardi. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum.

İkisinin de ayaklarında eski sandalatler vardı

ve ayakları su içindeydi.

“İçeri girin de size kakao yapayım.” dedim.

Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabiları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında

reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim

minikleri.

Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de

mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işleri yapmaya

koyuldum. Oturma odasındaki sessizlik dikkatimi

çekti. Bir an kafamı uzattım içeriye; küçük kız

elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek cocuğu bana

döndü ve

“Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu.

“Zengin mi? Yo hayir!” diye cevaplarken çocuğu,

gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.

Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve

“Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım.”

dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu.

Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa.

Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu.

Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz

mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.

Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı

patatesler.

Başımızı sokacak evimiz vardı. Bir eşim vardı ve

eşimin de bir işi, bunlar da fincanlarım ve fincan

tabaklarım gibi uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin

önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların

sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala.

Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de.

Olur ya; unutuveririm ne denli zengin olduğumu…

Siz sakın unutmayın ne kadar zengin olduğunuzu.

Ben unutmayacağım…

   

Kategori: Dini Hikayeler

hep haber

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

hepsaglik